Psikoloji, Kuantumun Etkisinde

0
29

Büyük enerji küçük alanlarda ve kısa zaman aralıklarında,
Nesne aleminde bir hayli etkileyicidir.
Ve bu yüzden atomik fizik icat edildi, tümü anlayabilmek için.
Burada yeni bir bilime ihtiyacımız var ve ona kuantum fiziği deniyor…
Konusu tartışılabilir tüm hipotezler dizisini kapsıyor; Düşünceler,duygular, sezgiler… gerçekten neler dönüyora dair.
Uzun zamandır düşündüğümüzden farklı bir şey madde.
Bilim adamlarına göre, madde her zaman en son nitelik olarak düşünüldü. Durağan ve tahmin edilebilir olduğu için.
Bütün atomlar ve moleküllerin içinde, içlerindeki tüm boşlukta, parçacıklar bir atomun ya da molekülün hacminin çok az bir miktarını kaplar…
Temel parçacıklar. Gerisi boşluktur.
Görülüyor ki o parçacıklar durmadan görünüp kayboluyorlar.
O zaman, burada olmadıkları zaman nereye gidiyorlar?

Kuantum fiziğinde elektronun yörüngesi konusunda da kesin bir yordanabilirlik yok. Elektron, belirli bir enerji durumundan diğerine, basit bir neden-sonuç ilişkisiyle açıklanamayacak bir şekilde geçer. Kimileri, örneğin Zahor, bu geçişin rastgele (tesadüfi) hatta doğaçlama olduğunu söylüyor. Eğer elektron rastgele/doğaçlama davranıyorsa, bu durumu “özgür” olduğu şeklinde yorumlayabiliriz. Eğer rastgelelik yerine yalnızca yordanamazlık söz konusu ise, bu durumda da elektronun, bir anlamda sanki “özgürmüş” gibi davrandığını düşünebiliriz.

Bu şartlar altında elektron için özgürlük söz konusu mu; evrendeki ilk ve temel özgürlük kaynağının elektronun özgürlüğü olduğunu ileri sürebilir miyiz; nesneden bitkiye hayvana ve insana doğru gidildikçe özgürlük düzeyinin arttığı söylenebilir mi?

Eğer bu bilgi doğruysa, elektron için geçerli olan “bir tür özgürlük” –ya da yordanamazlık- insan için niçin geçerli olmasın.

Üstün Dökmen “Varolmak, Gelişmek Uzlaşmak” adlı kitabında işte bu olguya bir yanıt arar: “Fizikteki birtakım bilgileri aynen alıp insan davranışlarını açıklamaya çalışmak şüphesiz ki doğru olmaz. En azından şimdilik doğru olmaz. Burada yapmak istediğim şey, evreni açıklamaya çalışan fizikteki bazı bilgilerden esinlenerek, benzetme yoluyla insan davranışlarını farklı bakış açılarıyla açıklamaya çalışmaktır. Bu ilk kez yapılmıyor. Geçmişte ve günümüzde bu yaklaşım denenmiştir”.

Dökmen “Günümüzde kuantum fiziğinden yararlanarak insan davranışlarını anlamaya çalışanlar olduğunu” söyler. Lakin bu durumdan pekte hoşnut değildir: “Bunlardan birisi olan Danah Zahor, kuantum mekaniği yasalarından yola çıkarak, birtakım benzetmelerle insan bilincini irdeliyor. Zahor’un yaptığı, belki psikolojide bize doğrudan yeni bilgiler kazandırmaz, ancak yaptığı kesinlikle ilham vericidir, birtakım araştırmalara yönlendirici niteliktedir.”

Sanırım bu noktada ben (sevgili Dökmen darılmasın) Zahor’dan yana tavır koyacağım. İnanıyorum ki çok değil birkaç yıl içerisinde psikoloji, kuantum öğretisinin çok daha fazla etki alanında yer alacak. Böylelikle belki de insan doğasına ilişkin var olan tüm psikolojik kuramlar bu yeni açılım sayesinde yeniden şekillenecek. Nitekim varoluşçu psikoloji alanında kaydedilen gelişmeler bu sav’ı destekler nitelikte.

Böylesi bir araştırma gerçekleştirme isteğini bende uyandıran ve kuantum öğretisine olan inancımı güçlendiren “Ne Biliyoruz ki?” adlı muhteşem filmden bir alıntıyla tartışmayı sürdürmek istiyorum.

Ne Biliyoruz ki?

Neden aynı gerçekliği yaratmaya devam ediyoruz?
Neden aynı ilişkilere sahip olmaya devam ediyoruz?
Neden tekrar tekrar aynı işleri yapmaya devam ediyoruz?

Etrafımızdaki bu sonsuz olasılıklar denizinde…
Nasıl oluyor da aynı gerçeklikleri yaratmaya devam ediyoruz?

Seçeneklerimiz ve olasılıklarımız var olmasına rağmen bunların
farkında olmamamız şaşırtıcı değil mi?

Günlük hayatlarımıza bu kadar şartlanmamız mümkün mü…
Kendi hayatlarımızı yaratacak şekilde şartlanmamız…
Hiç kontrolümüz olmadığı halde?
Dış dünyanın iç dünyadan daha gerçek olduğuna şartlandırıldık.
Bilimin bu yeni modeli tam tersini söylüyor—
Diyor ki; içimizde olan şey dışımızda olacak şeyi yaratıyor.
Tümüyle kaya-katıyla ilgili fiziksel bir gerçeklik vardır…
Eğer onu buraya getirmek isterseniz,başka bir fiziksel gerçekliğin
parçasına çarpınca var oluş kazanır. Bu başka parça belki bizizdir, ve
elbette, o anlara kısmen etkiliyiz… fakat olmak zorunda da değiliz,
tesadüfi uçan bir kaya da olabilir… ve belirsiz bir kitleyle etkileşime
girer… ve şüphesiz onu var oluşun özel bir durumuna sokar.

Geçmişte şöyle diyen bazı filozoflar vardı: “Bak,eğer bir kayaya tekme
atarsam… ayak parmağım acır, bu gerçektir. Bunu hissederim.
Gerçek olduğunu hissederim. Bu canlıdır. Ve buna gerçeklik denir.”
Fakat bu hala bir deneyimdir, ve bu hala kişinin gerçeklik algısıdır.

Bilimsel deneyler gösterdi ki, eğer bir kişiyi alıp beynini belli PET
taramalarıyla veya bilgisayar teknolojisiyle incelerken belli bir nesneye
bakmalarını istersek beynin belli bölgeleri aydınlanıyor.

Ve sonra gözlerini kapatıp… aynı nesneyi hayal etmeleri istendiğinde,
sanki o nesneye gerçekten gözle bakıyormuş gibi, beynin aynı bölgeleri
aydınlanıyor.

Bu bilim adamlarının şu soruyu sormasına neden oldu:
O zaman kim görüyor? Beyin mi görüyor? Yoksa gözler mi?

Ve gerçek ne? Gerçek olan beynimizle gördüğümüz mü…
yoksa gözlerimizle gördüğümüz mü?