Terapi Yöntemlerine Eleştiri

0
31

 Yukarıda kısaca ele almış olduğum psikolojik kuram ve öğretiler geçmiş yüzyılın paradigmalarına göre şekillendi. Artık tüm bu psikoterapi yaklaşımlarının günümüze özgü nevroz ve psikozları ne ölçüde teşhis ve tedavi edebildiği konusu psikolojinin de en büyük açmazlarından biri. Nitekim psikoloji bilimi kendi içinde büyük bir tartışmanın içerisine girmiş durumda. Tüm bu köhnemiş yaklaşımlara getirilen bunca eleştiri sağanağı altında yine de inanıyorum ki, psikoloji yaratımı sürmekte olan yeni gerçekliğe uygun terapötik yaklaşımları ortaya koyacak. Nitekim hümanistik ve varoluşçu psikoterapi bu yaratıma uygun bir tarzda yapılanmasını sürdürmekte. Bu demek değildir ki herşey yoluna giriyor. Maalesef bunu söylemek için çok erken. Sebep ise eski öğretilerin, bilimsel alışkanlıkların, mesleki ritüellerin terapötik süreçlerde hala etkinliğini sürdürüyor olması!...

Freud (nevroz ve psikoz adını verdiği) bütün ruhsal sorunların eninde sonunda fiziksel bakımdan açıklanabileceği yolunda bir psikiyatri felsefesine sahipti. Başka bir deyişle, her ruhsal hastalığın bir beyin rahatsızlığından kaynaklandığına inanıyordu. Çağdaş psikiyatrinin vardığı yer de aynen budur. Tasavvur edilebilecek her türlü davranış, varsayılan bir ruhsal hastalığın semptomu olarak teşhis edildiği DSM’de kendine yer bulabilir. Her ne kadar DSM’de bulunan sözde ruhsal hastalıkların büyük kısmının herhangi bir beyin hastalığından kaynaklandığı hiçbir zaman gösterilebilmiş değilse de, ilaç sanayii ve bunların ilaçlarını hasta reçetelerine yazmayı adet edinen psikiyatrlar kendilerini ellerinden geldiği kadar çok sayıda “ruh hastalığı” saptamaya adamışlardır. Neden? Her zamanki sebeplerden: güç ve kar.

 Davranışçı psikoloji ve bunun merkezinde duran uyaran-yanıt kuramı ise insanı, istenen her sonuca göre programlanabilen veya şartlanabilen bir makine olarak ele alır; yani yapmanız gereken tek şey doğru uyaranı bulmanız ve kullanmanızdır. Bütün eylemlerin basit bir sebep-sonuç ilişkisine indirgenmesiyle psikolojinin –ve insanlığın- bütün canlı ve önemli parçaları ihmal edilmektedir. Bir insanı, belli uyaranlara denetlenebilir biçimlerde yanıt veren bir yaratıktan ibaret saymak insanlığımızı eksiltir. Bu tür bir bakış ruha, psikolojinin görünür araştırma konusu olan ruha boş vermek olur. Biz insanlar, sadece şartlanmalarımızdan çok daha fazlasıyız; bizim hayatlarımızda, değişmeyen bir dizi yanıttan daha fazla şeyin önemi var.    
 Eleştiriler bu şekilde uzayıp gidiyor. Ama tek başına eleştirmekle sorun çözülmüyor. Bunun ayırdında olan bilim adamlarının sayısı ise gün be gün artıyor. Yeni kuramlar ve bu doğrultuda uygulamaya konan yeni psikoterapi yaklaşımlarına da gün geçtikçe daha fazla rastlar hale geliyoruz. İşte bu işin sevindirici yanı. Peki nedir bu yeni yaklaşımlar ve terapötik süreçler? diye sorarsanız size yanıtım elbetteki “Hümanist Terapi” ve “Varoluşçu Terapi” yöntemleri olacak. O halde gelin öncelikle bu psikoterapi yöntemlerine ilişkin kaydedilen gelişmeleri irdeleyelim ve ardından “Çözüm nerede?” sorusuna yanıt bulmaya çalışalım. 

Hümanist Terapi

 Hümanistik terapi, kişinin gelişmeye ve kendini gerçekleştirmeye yönelik doğal eğilimini vurgular. Psikolojik bozuklukların, kişinin kendi potansiyelini gerçekleştirme süreci, koşullar ya da başka kişilerce engellendiği zaman ortaya çıktığı kabul edilir. Hümanistik terapiler, kişilerin gerçek benlikleriyle temas halinde olmalarına ve dışsal olayların kendi davranışlarını belirlemesine izin verecek yerde, kendi yaşamları ve davranışları hakkında bilinçli seçimler yapmalarına yardımcı olmaya çalışır. Hümanistik terapinin hedefi, hastanın kendi olma yeteneğini olabildiğince artırmaktır. 

 Hümanistik terapist, tıpkı psikanalist gibi, kişinin belirleyici duygu ve güdülerinin daha fazla farkına varmasına çalışır. Ancak, kişinin geçmişten çok, burada ve şimdi yaşamakta oldukları vurgulanır. Hümanistik terapist kişinin davranışını yorumlamaz (bir psikanalistin yapacağı gibi) ya da onu değiştirmeye çalışmaz (davranışçı terapistin yapacağı gibi), çünkü bu türden eylemler terapistin kendi görüşlerini hastaya dayatmasına yol açacaktır. Hümanistik terapistin hedefi, kişinin kendi düşünce ve duygularını keşfetmesini kolaylaştırmak ve kendi çözümlerine ulaşmasına yardımcı olmaktır.            

Çözüm, Eklektik Bir Yaklaşımda mı Gizli?

 Şu ana dek ele aldığımız terapilerin yanı sıra başka birçok psikoterapi türü daha bulunmakta ve bunların sayısı gün geçtikçe de artmaktadır. Bunların başlıcaları: Gestalt terapisi, Gerçeklik Terapisi, Rasyonel Duygusal Terapi, Kişilerarası İlişkiler Analizi, Hipnoterapidir. Ancak terapistlerin çoğu katı bir biçimde tek bir yönteme bağlı kalmaz. Eklektik bir yaklaşımları vardır, yani farklı teknikler arasından hastanın en çok gerek duyduğunu düşündükleri tekniği seçerler. Kuramsal yönelimleri belirli bir yöntem ya da “okul” olsa da, özellikle yararlı olmadığını düşündükleri kavramları rahatça göz ardı edip ve başka okullardan teknikler seçerler. Ayrıca birçok psikoterapist, daha ağır sorunları olan hastalarını tedavi etmek için hem psikoterapötik teknikleri hem de ilaç terapilerini kullanırlar.

 Bir sorunun bütün yönlerini ele alacak tek bir yaklaşımın olmadığının benimsenmesi, giderek daha çok sayıda terapistin özgül sorunlar üzerinde uzamanlaşmasına yol açmıştır. Böylelikle kendi özel alanları içinde terapistler genellikle eklektik ya da bütünleştirici bir yaklaşıma yönelmektedirler. 

 Doğan Cüceloğlu’nun bu yönelime ilişkin bir saptaması vardır: “Eklektik tutumu benimsemeyen, belirli bir terapi yöntemini uygulayan psikoterapistler kendilerini şu biçimde savunurlar: ‘Belirli bir terapi yöntemini gereğince öğrenme büyük bir zaman yatırımı ister. Bir terapist ancak bir yöntemde yeterli derecede beceri kazanabilir, değişik terapi yöntemlerinde aynı derecede uzmanlaşmak olanaksızdır. Eklektik yolu seçen terapistler, iyice bilmedikleri, anlamadıkları yöntemleri hastalarına uygulamak durumunda kalırlar ve bu hasta için yararlı sonuç vermeyebilir.’ Böyle tartışmalar olmasına rağmen çoğu terapist eklektik yolu izlemektedir.” 

Sonuç Yerine

 Hangi terapi yönteminin etkin olduğuna yönelik tartışmaların sonu gelecek gibi gözükmüyor. Aslında tüm bu tartışmalarda bir uzlaşı noktasına varılamamasında şaşılacak bir şey yok. Temel sorun, çözümün “psikoloji” biliminin sınırları içerisine hapsedilmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden konunun disiplinlerarası etkileşimle ve yeni dünya düzenini kavrayan yeni öğretilerin ışığında ele alınmak suretiyle çözüme kavuşacağına inanmaktayım.